İki
Mustafa Kemal vardır: Biri ben, et ve kemik, geçici Mustafa Kemal. . .
İkinci Mustafa Kemal, onu "ben" kelimesiyle ifade edemem;
o, ben değil, bizdir! O, memleketin her köşesinde yeni fikir,
yeni hayat ve büyük ülkü için uğraşan aydın ve savaşçı bir topluluktur.
Ben, onların rüyasını temsil ediyorum. Benim teşebbüslerim, onların
özlemini çektikleri şeyleri tatmin içindir. O Mustafa Kemal sizsiniz,
hepinizsiniz. Geçici olmayan, yaşaması ve başarılı olması gereken
Mustafa Kemal odur!
Beni görmek demek, mutlaka yüzümü
görmek değildir. Benim fikirlerimi, benim duygularımı anlıyorsanız
ve hissediyorsanız bu kâfidir.

Büyük ölülere matem gerekmez, fikirlerine
bağlılık gerekir.

Ben,
manevî miras olarak hiçbir nass-ı katı, hiçbir dogma, hiçbir
donmuş ve kalıplaşmış kural bırakmıyorum. Benim manevî mirasım,
ilim ve akıldır. Benden sonrakiler, bizim aşmak zorunda olduğumuz
çetin ve köklü müşkülât önünde, belki gâyelere tamamen eremediğimizi,
fakat asla taviz vermediğimizi, akıl ve ilmi rehber edindiğimizi
tasdik edeceklerdir. Zaman süratle dönüyor, milletlerin, cemiyetlerin,
fertlerin saadet ve bedbahtlık telâkkileri bile değişiyor. Böyle
bir dünyada, asla değişmeyecek hükümler getirdiğini iddia etmek,
aklın ve ilmin gelişimini inkâr etmek olur.

Benim, Türk milleti için yapmak istediklerim
ve başarmaya çalıştıklarım ortadadır. Benden sonra, beni benimsemek
isteyenler, bu temel mihver üzerinde akıl ve ilmin rehberliğini
kabul ederlerse, manevî mirasçılarım olurlar.

Bir zamanlar gelir, beni unutmak veya
unutturmak isteyen gayretler belirebilir. Fikirlerini inkâr edenler
ve beni yerenler çıkabilir. Hatta bunlar, benim yakın bildiğim
ve inandıklarım arasından bile olabilir. Fakat, ektiğimiz tohumlar
o kadar özlü ve kuvvetlidirler ki bu fikirler, Hint'ten, Mısır'dan
döner dolaşır gene gelir, verimli neticeleri kalpleri doldurur.

Hayatımın bütün devrelerinde olduğu gibi,
son zamanların buhranları ve felâketleri arasında da bir dakika
geçmemiştir ki, her türlü huzur ve istirahatimi, her nevi şahsî
duygularımı milletin kurtuluşu ve mutluluğu adına feda etmekten
zevk duymayayım. Gerek askerî hayatımın ve gerek siyasî hayatımın
bütün devir ve bölümlerini işgal eden mücadelelerimde daima hareket
kuralım, millî iradeye dayanarak milletin ve vatanın muhtaç olduğu
gayelere yürümek olmuştur.
Pekâlâ bilirsiniz ki benim bütün
hayatımda bu ana kadar güttüğüm gaye, hiçbir vakit kişisel olmamıştır.
Her ne düşünmüş ve her neye girişmiş isem, daima memleketin,
milletin ve ordunun adına ve menfaatine olmuştur. Hiçbir zaman
şahsımın üstünlüğünü ve sivrilmemi göz önüne almamışımdır.

Memleket
ve milletin kurtuluşu ve mutluluğu için çalışmaktan başka bir maksadım
yoktur. Bu, bir insan için kâfi bir sevinç ve haz temin eder. Benimle
beraber olan arkadaşlarım, bütün vatandaşlarım da aynı maksadı
takip etmektedirler. Şahsî ve ailevî huzur ve mutluluğun, milletin
huzur ve mutluluğuyla ayakta durduğunu, memleketin güvenlik ve
dokunulmazlığıyla mümkün olduğunu gerçek ve ciddî bir surette anlamışlardır.
Ben ve benimle beraber olanlar, hedefimizin yüceliğine, yolumuzun
doğruluğuna eminiz. Bunda asla şüphe ve tereddüdümüz yoktur. Milletimizin,
Türk milletinin yakın, uzak tarihine lüzumu kadar bilgimiz vardır,
Mazinin derslerini, bugünün ve geleceğin hayatı için göz önünde
tutmak dikkatinden mahrum değiliz. Yaptığımız hizmetlerle övünmüyoruz.
Yapacağımız hizmetlerin, iftihar sebebi olabileceği ümidiyle avunuyoruz.
(Çevresindekilere söylediği bir söz):
Beni övme sözlerini bırakınız; gelecek için neler yapacağız, onları söyleyin!

Benim ihtiraslarım var, hem de pek büyükleri;
fakat bu ihtiraslar, yüksek mevkiler işgal etmek veya büyük paralar
elde etmek gibi maddî emellerin tatminiyle ilgili bulunmuyor. Ben
bu ihtiraslarımın gerçekleşmesini, vatanıma büyük faydaları dokunacak,
bana da gerektiği gibi yapılmış bir vazifenin canlı iç rahatlığını
verecek büyük bir fikrin başarısında arıyorum. Bütün hayatımın
ilkesi, bu olmuştur. Ona çok genç yaşımda sahip oldum ve son nefesime
kadar da onu koruyacağım.
Allah bilir, hayatımda bugüne kadar orduya
faydalı bir üye olabilmekten başka vicdanî bir emel edinmedim.
Çünkü vatanın korunması, milletin mutluluğu için her şeyden evvel
ordumuzun, eski Türk ordusu olduğunu dünyaya bir daha ispat lüzumuna
çoktan inanmış idim. Bu inanca ait emellerimin şiddeti, ihtimal
beni pek ziyade aşırı davranışlı göstermişti. Fakat zaman, saf
ve temiz dimağlardan doğan fikrî gerçekleri -kabulünden çekinilse
dahi- uygulattırır.
Bütün vazifelerin üstünde bizim de bir
vicdanî vazifemiz vardı; o da, herkesin sudan bir takım vazifeler
yaptığı sırada hayatımızı, varlığımızı bu milletin bağrına sokarak,
onlarla beraber düşman karşısında uğraşmak olmuştur!

Ben vazifemin bitmediğini, yüklendiğim sorumluluğun da yüksek
ve çetin olduğunu anlıyorum. Arkadaşlar, bu vazife bitmeyecektir;
ben toprak olduktan sonra da devam edecektir! Ben seve seve, sevine
sevine bütün varlığımı bu kutsal vazifeye vereceğim ve onun yüksek
sorumluluğunu yüklenmekle mesut olacağım. Vazifeme başarı ile devam
edebileceğim. Çünkü büyük milletimizin kalp ve vicdanında bana
karşı sarsılmaz bir güven ve itimat taşımakta olduğunu görüyorum.
Bu benim için büyük kuvvettir, büyük yetkidir.
Biz, eğer millet ve tarih önünde herhangi
bir hata işliyorsak, bunun sorumluluğunu vicdan ve sağduyumuzda
hissetmekten ve ödemekten, hiçbir zaman çekinecek insanlar değiliz.

Millet
ve memleketin sayesinde kazanılan rütbe ve refahın bir ehemmiyeti,
bir kutsallığı vardır. Biz bunlardan, ancak yine bu aziz millet
ve memlekete borçlu olduğumuz son bir namus vazifesini yapmak içîn
ayrıldık. Milletin kendi hayatını kurtarmak, kendi meşru hakkını
müdafaa etmek için çıkardığı sese iştirak etmek, her kendini bilen
vatandaşın vazifesidir. Eğer bu millet, bu memleket parçalanacak
olursa umumî şerefsizliğin yıkıntısı altında, şunun bunun kişisel
şerefi de parça parça olur. Biz, o umumî şerefi kurtarabilmek için
harekete gelen millete ruhumuzla iştirak ettik, iştirakimize mâni
olabilecek şahsî rütbeleri, mevkileri de umumî şerefi kurtarmaya
yönelik bir gaye uğruna feda ettik.
Ben, gerektiği zaman, en büyük hediyem
olmak üzere Türk milletine canımı vereceğim.

(Mallarını millete bağışlaması nedeniyle
söylemiştir):
Mal ve mülk, bana ağırlık veriyor. Bunları, soylu milletime geri vermekle
büyük ferahlık duyuyorum. Zenginlikten ne çıkar; insanın serveti, kendi
manevî şahsiyetinde olmalıdır!

Hürriyet
ve bağımsızlık benim karakterimdir. Ben, milletimin ve büyük ecdadımın
en kıymetli mirasından olan bağımsızlık aşkı ile yaratılmış bir
adamım! Çocukluğumdan bugüne kadar ailevî, hususî ve resmî hayatımın
her safhasını yakından tanıyanlarca bu aşkım bilinir. Bence bir
millette şerefin, haysiyetin, namusun ve insanlığın yerleşmesi
ve yaşaması, mutlaka o milletin hürriyet ve bağımsızlığına sahip
olmasına bağlıdır. Ben şahsen, bu saydığım özelliklere çok ehemmiyet
veririm ve bu özelliklerin kendimde varlığını iddia edebilmek için
milletimin de aynı özellikleri taşımasını şart ve esas bilirim.
Ben yaşayabilmek için mutlaka bağımsız bir milletin evlâdı kalmalıyım!
Bu sebeple millî bağımsızlık, bence bir hayat meselesidir. Millet
ve memleketin menfaatleri gerektirdiği takdirde insanlığı teşkil
eden milletlerden her biriyle medeniyet gereğinden olan dostluk
ve siyaset münasebetlerini, büyük bir hassasiyetle takdir ederim.
Ancak, benim milletimi esir etmek isteyen herhangi bir milletin
de bu arzusundan vazgeçinceye kadar amansız düşmanıyım!

(Savarona yatında kabul ettiği Romanya
Kralı Karol'un, görüşme sırasında Almanya ile Çekoslovakya arasındaki
Südet meselesine temas etmesi ve Atatürk'ten Çekoslovakya Cumhurbaşkanı
Beneş'e bazı telkinlerde bulunmasını rica etmesi üzerine, görüşmeyi
dinlemekte olan zamanın Dışişleri Bakam Tevfık Rüştü Aras'a söyledikleri):
Majeste Kral'm söylediklerini dikkatle dinledim. Benden, bir devlet reisine
kendi ülkesinden bir parçayı Almanlar'a terk etmesini tavsiye etmekliğimi
mi istiyorlar? Benim gibi, bütün ömrü boyunca yurdunun bağımsızlığı ve
bîr karış toprağım başkasına vermemek için savaşan bir adam, inançlarına
aykırı bir şeye nasıl aracı olur? Görüyorum ki Majeste Kral, beni ve
karakterimi iyi tanımıyorlar.
Ölüme doğru en çok atılanlardan biriyim.
Kurşun ve gülle yağmuru altında birçok muharebelere iştirak ettim.
Hattâ ölüm bir defa, kalbimin yanından sıyırarak geçti. Kalbimin
üzerinde bir saat vardı ve bu saat, mermi parçasının şiddetini
kırdı.

Her
zaman tekrar mecburiyetinde kalıyor ve tekrarı da faydalı görüyorum
ki, eğer ben milletime herhangi bir hizmette bulunmuşsam, eğer
ben herhangi bir teşebbüste ön ayak olmuşsam, bu hizmet ve teşebbüsün
temel kaynağı, saygılar ve sevgilerle bağlı olduğum, bundan sonra
da saygı ve sevgiyle mutluluk ve refahına varlığımı, hayatımı vereceğim
aziz milletime, sizlere dayanmaktadır. Bir millette güzel şeyler
düşünen insanlar, fevkalâde işler yapmaya kabiliyetli kahramanlar
bulunabilir. Ama öyle kimseler yalnız başına hiçbir şey olamazlar;
meğer ki bir umumî hissin ifadesi, temsilcisi olsunlar! Ben milletimin
düşünce ve duygularını yakından tanımaktan, aziz milletimde gördüğüm
kabiliyet ve ihtiyacı belirtmekten başka bir şey yapmadım. Onun
bu kabiliyet ve duygularını sezip tanımakla övünüyorum. Milletimdeki,
bugünkü zaferleri doğurabilecek özelliği görmüş olmak. . . Bütün
bahtiyarlığım işte bundan ibarettir.

Arkadaşlarımız ve milletin bütün fertleri
gibi, millî davamızda benim de emeğim geçmiş ise, bu çalışmada
iş yapma kuvveti ve başarı varsa, bunu şahsıma atfetmeyiniz. Ancak
ve ancak bütün milletin manevî şahsiyetine atfediniz. Ben, milletin
bu yüksek, manevî şahsiyeti içinde bir naçiz fert olmakla bahtiyarım.
Efendiler, millet bütünüyle manevî bir şahıs halinde ve bir birleşmiş
kitle şeklinde belirdi ve bu yüce birliği koruyarak ona düşman
olanları ortadan kaldırdı.
Milletimle yakından ve gösterişten uzak karşılıklı görüşmenin
zevkini, bahtiyarlığını anlatamam. Her ne vakit milletimin karşısında
kendimi görsem, her ne vakit milletimin fertlerinden birkaçının
yüzüne baksam, oradan ruh ve vicdanıma gelen ışık, benim için en
kıymetli bir ilham ve verim alevi oluyor!

30 Ağustos'ta sevk ve idare ettiğim muharebe,
Türk Milleti'nin yanımda bulunduğu halde, idare ettiğim ilk ve
son muharebedir. Bir insan kendini, milletle beraber hissettiği
zaman, ne kadar kuvvetli buluyor bilir misiniz? Bunu tarif müşküldür.

Hayatımda en büyük dayanak ve kuvvetim,
vatandaşlarımdan gördüğüm itimat ve destekdir. Bütün vazifelerimde
manevî, vicdanî olan en büyük endişem, emanetinizin hürmet ve kutsallığına
devamlı olarak dikkat etmektir.

Samimî olarak bu memleketin, bu milletin
menfaatine yapılacak bir iş olsun, ben onu göz önüne almayayım;
bu, mümkün değildir. Yalnız, işin gerçekten millete menfaati olmalı
ve teklifin samimî olarak yapıldığına ben inanmalıyım.

Benim için dünyada en büyük mevki ve mükâfat,
milletin bir ferdi olarak yaşamaktır. Eğer Cenab-ı Hak beni bunda
muvaffak etmiş ise, şükrederim. Bugün olduğu gibi ömrümün nihayetine
kadar milletin hizmetinde olmakla iftihar edeceğim.

Şimdiye kadar millete yapamayacağım bir şeyi vaat etmedim. Ben
yapacağım dediğim zaman, buna inanmayanlar vardı. Buna rağmen hareket
ettim. Görüyorsunuz ki başardık. Benim ve benimle çalışanların
güveni vardır ki, yeni hedeflerimize de başarıyla varacağız. Şimdiye
kadar söylediklerimin gerçekleşmiş olması, bütün tasavvurlarımın
beni yalanlamaması, milletin ciddî ve samimî olarak bana yardımcı
ve destek olmasıyla mümkün olmuştur. Onun için yeni gayelere erişmek
için de bu yardım ve desteğe ihtiyacım vardır; onu benden esirgemeyiniz!

Benim şan ve şerefimden bahsetmek de hatadır.
İyi dinleyiniz öğüdüm budur ki, içinizden herhangi bir adam çıkar,
şan, şeref davası güder ve benzersiz olmak isterse, başınızın belasıdır;
ilk önce kafası kırılacak adam budur! Mensup olduğum Türk milletinin
şan ve şerefi varsa, benim de bir ferdi olmak sıfatıyla şanım şerefim
vardır, asla başka değilim.
Ben
zannediyorum ki, millet fertlerinin hiç birinden fazla yüksekliğe
sahip değilim. Bende fazla girişim görüldüyse bu benden değil,
milletin bileşkesinden çıkan bir girişimdir. Sizler olmasaydınız,
sizlerin vicdanî eğilimleriniz bana dayanak noktası teşkil etmemiş
olsaydı; bendeki girişimlerin hiçbiri olmazdı. Millete ait meziyetleri
yalnız şahıslara bırakan anlayış, eski idarelerin sistem ve usul
meselesinden doğuyordu. Vaktiyle mevcut devlet ve devletlerin kuruluş
şekli, sadece bir şahsın menfaatlerini ve arzularını tatmine yönelmiş
idi. Şahısların bu arzu ve emellerine hizmet eden millet, gösterilen
büyüklüklerin şerefinden asla payını alamaz, ancak hata ve beceriksizlik
olursa onlar millete yüklenirdi. Bugün bu hâl mevcut değilse, millet
kendi büyüklüğünü olduğu gibi dünyaya göstermişse, fazlalık bende
değil, bugünkü idarenin niteliğindedir. Bu şekil mevcut oldukça,
bu mevkie çıkacak herkesin yapacağı şey bundan başka türlü olamaz.
Sizden olan bir şahsa, sizden fazla ehemmiyet
vermek, her şeyi milletin bir ferdinin şahsiyetinde odaklaştırmak,
geçmişe, bugüne, geleceğe, bütün bu zamanlara ait bir toplumun
meselelerinin aydınlatılması ve belirtilmesini yüksek bir topluluğun
tek bir şahsiyetinden beklemek elbette ki lâyık değildir, elbette
ki lâzım değildir.

Ben düşündüklerimi, sevdiklerime olduğu
gibi söylerim. Aynı zamanda gerekli olmayan bir sırrı kalbimde
taşımak kudretinde olmayan bir adamım. Çünkü ben, bir halk adamıyım.
Ben düşündüklerimi daima halkın önünde söylemeliyim. Yanlışım varsa
halk beni yalanlar. Fakat şimdiye kadar bu açık konuşmada halkın
beni yalanladığını görmedim.
Ben, ancak daha iyisini yapabildiğim şeyi tahrip edebilirim; yapamayacağım
şeyi de tahrip edemem.

Ben o adamım ki ordunun memleketi, milleti
muhakkak bir neticeye götürebileceği noktalarda emir veririm. Fakat
ilim ve bilhassa sosyal ilim sahasına dahil işlerde ben emir vermem.
Bu alanda, isterim ki bana bilginler doğru yolu göstersinler. Onun
için, siz kendi ilminize, kültürünüze güveniyorsanız, bana söyleyiniz.
Sosyal ilmin güzel yönlerini gösteriniz, ben takip edeyim.

Ben, sadece evlenmek için evlenmek istemiyorum.
Vatanımızda yeni bir aile hayatı yaratmak için önce kendim örnek
olmalıyım. Kadın böyle umacı gibi kalır mı?

Hayat
kısadır. Bunu kutlama ve taçlandırma için, insanların genellikle
makul gördükleri vasıta evliliktir. Bu umumî kurala uymayanlar,
pek sınırlı ve müstesnadırlar. Bu istisnaları oluşturanlar da,
esas kuralın fenalığından değil ve fakat tersine bu güzel kurala
inanmadan kendilerini meneden sebeplerin mahkûmu olduklarından,
belki evlenmiş olmaktan korktuklarından fazla bedbaht olanlardır,
inkâr edilmez bir gerçektir ki insanlar, hayat, kadınsız olamaz.
Evli olanlar, hayatın vazgeçilmezini temin etmiş ve bütün düşünce
ve isteklerini bir maksat, bir meslek, bir amaca yöneltmiş olur.
Ancak talih, eşlerin ruh ve kalplerini iyi geçindirsin!

Eşini mesut edebilecek herkes evlenmelidir,
çoluk-çocuk sahibi olmalıdır. Bana bakmayınız; bu meselede örnek
İsmet Paşa'dır. Benim hayatım başka türlü düzenlenmiştir. Buna
rağmen tecrübesini yaptım. Sonradan anladım ki bu iş benim başarabileceğim
iş değilmiş. . . 
(Bursa'da kendisini karşılayan çocuklara söylemiştir):
Küçük hanımlar, küçük beyler! Sizler hepiniz geleceğin bir gülü, yıldızı,
bir mutluluk parıltısısınız! Memleketi asıl aydınlığa boğacak sizsiniz.
Kendinizin ne kadar mühim, kıymetli olduğunuzu düşünerek ona göre çalışınız.
Sizlerden çok şeyler bekliyoruz; kızlar, çocuklar!

(Bir alay karargâhının temel atma töreni
esnasında bir koyunun temel için açılan çukura doğru, yere yatırılıp
boğazından kesilmek üzere olduğunu gördüğü zaman, İran Şahı Rıza
Pehlevi ile aralarında geçen konuşma):
Atatürk -Ben kana bakamam! Bir tavuğun dahi boğazlandığını görmeye tahammülüm
yoktur. Şahinşah -Ya bu kadar çok bulunduğunuz büyük ve kanlı muharebe meydanları?. . . Atatürk -Ha, o başka meseledir; öyle yerlerde cesetlerin üzerinden atlayarak
yürürüm. O bambaşka bir iştir.

Birçok zaferler kazandım. Fakat, bunların
en büyüğünden sonra bile her akşam, savaş alanlarında ölen bütün
askerleri düşünerek içimde derin bir keder duyuyorum.

Ben, muharebelerde dahi düşmanın üzerinde bir kin duymam; yalnız
askerlik kurallarının tatbikini düşünürüm.

Ben
başkalarının yaptığı ilkelere değil, ancak kendi ilkelerime uyarım.
Benim gözümde hiçbir şey yoktur; ben yalnız
liyakat âşığıyım.
Hiçbir zaman şahsî gücenikliklerimi, birtakım olumsuz girişimlerle
tatmine kalkmak adîliğine tenezzül etmem.
Benim müstesna olduğuma dair bir kanım
yoktur.

Ben ölürsem soylu milletimizin beraber
yürüdüğümüz yoldan asla ayrılmayacağına eminim; bununla gönlüm
rahat!
|